Herhangi bir çift ilk buluşmalarında ya da öylesine bir günde sinemaya gittiğinde, erkek genelde aksiyon izlemek ister, kadın tam tersi duygusal aşk filmi ister. Bu durumun tersi nadiren yaşanır. Zaten genellemeyi pek seven bir halk olduğumuz için yaşanıyorsa da göz önüne alınmıyordur. Sinema sektörü de izleyiciyi nereden vuracağını çok iyi bilir. Erkekler hareketten hoşlanır kadınlar duygusallıktan, tam bir klişe. Sanki aksi hiç olamazmış gibi! Kadınların bayıldıkları aşk filmleri de baştan sona klişeleşmiş kalıplardan oluşur, ya çift birbirini çok sever ama kavuşamaz ya da mutlu son yaşanır ama mutlu sona ulaşırken bile kan kustururlar ki heyecan artsın ve izleyici ekrana bağlansın.
Sinema kadınlara sadece aşk değil de kendilerini anlatan filmleri sunduğunda ne oluyorr acaba? Çok fazla olmasa da yine de kayda değer biçimde kadına kadını anlatan filmler var. Ama işin ilginç tarafı bu filmleri çeken yönetmenlerin çoğunluğunu erkekler oluşturuyor. Yani kadını kadına bir kadın yönetmen anlatmıyor da bir erkek yönetmen anlatıyor. Ne kadar objektif ya da anlatılanlar kadın için ne kadar geçerli bunu tek tek filmlere bakarak analiz etmek lazım, hepsini birden harcayamayız.
Mesela o filmlerden biri Zülfü Livaneli’nin kitabından uyarlanan Mutluluk. Yönetmen Abdullah OÄŸuz. Filmde genç bir kız üzerinden töre sorunu anlatılıyor. Hem doÄŸunun bir yarasına parmak basılıyor hem de kızın o törede sıkışmışlığına. Ve tabii her ne kadar o kızı sevse de töre kurbanı olup da töreden yakasını sıyıramayan amca oÄŸluna. Aslında filmde kadın, erkekler üzerinden anlatılıyor. Yani bir tarafta doÄŸulu bir adam diÄŸer tarafta da rastlantı sonucu yollarının kesiÅŸtiÄŸi batılı bir profesör. Filmde aslında kadının hem doÄŸudan hem de batıdan sıkıştırılmışlığı üzerinde duruluyor. DoÄŸu zihniyetine göre kadın sindirilmeye ve susturulmaya çalışılıyor, batıya göreyse bir takım görevler yüklenerek her bir görevini baÅŸarıyla ve eksiksiz yerine getirmesi gerektiÄŸi empoze ediliyor. Mutluluk bu iki görüş arasında sıkışmış ama daha çok törenin acısını çeken Meryem’in hikayesi. Anlatım tarzı da oyunculuklar da çok iyi filmde.
Diğer bir film yine bir erkek tarafından yönetilmiş Eğreti Gelin. Yönetmeni Atıf Yılmaz ki kendisi zamanında Yeşilçam zirvedeyken Müjde Ar, Türkan Şoray ve Hale Soygazi gibi oyuncularla kadını anlatan birçok film çekmiş ve kadın filmleri yönetmeni namıyla da anılır. Filmde 17 yaşındaki Belediye Başkanının oğlunu evliliğe hazırlaması ve evlilik hayatında mutlu olabilmesi için gerekli bilgileri vermesi için bir Eğreti Gelin yani mürebbiye tutulur. Bir yandan mürebbiye çocuğu evlilik hayatına hazırlamaya çalışırken diğer yandan da kadının aile hayatındaki yeri de farklı yönleriyle anlatılır. Kadının evlenmeden önce hiçbir söz hakkı olmaması ama gerdek gecesiyle birlikte ve tabii anne olduktan sonra ailede değişen ve güçlenen yapısı çok iyi bir biçimde işleniyor.
Bu filmlerden farklı olarak bir de İki Genç Kız filmi var. İki Genç Kızda biraz daha marjinal hayatlar anlatılıyor. Yönetmen yine bir erkek, Kutluğ Ataman. Filmde güzelliğinin farkında olan ve bunun üzerinden hayatını metres olarak sürdürüen bir kadın, ama bu kadın mertes olmayı biraz da kendi seçmiş, hayatın zorlukları yüzünden ya da başına gelen talihsiz şeylerden sonra değil. Hayatını metres olarak daha kolay sürdürebileceğini, tek başına yaşamanın ve tutunmanın zor olduğunu gördüğü için kolay yolu seçmiş. Kızı ise kendisinin aksine daha gerçek bir karakter. Aynen toplumumuzda her ailede görebileceğimiz gibi bir anne kız çatışması var ama burada durum biraz farklı zira kız annesinin kolaycı hayatına karşı çıkıyor ve içinde fazlasıyla acımasız bir karakter barındırıyor. Filmde bir de fakir bir ailenin isyankar kızı rolündeki karakter var. Bu iki karakter birbirlerine çok ters ama yine de aralarındaki arkadaşlıktan yola çıkarak kadın karakterleri arasında klişelere sığınmadan bir analiz yapılmış.
Bu filmlerin dışında son zamanlarda dikkat çeken Vicdan, Kader, Pandoranın Kutusu, Saklı Yüzler ve Meleğin Düşüşü gibi filmler de var. Bu filmlerden sadece Pandoranın Kutusu ve Saklı Yüzler bir kadın yönetmen tarafından çekilmiş. Filmleri ayrıntılarıyla karşılaştırırsak kadın gözü ve erkek gözünü, eğer ki kadınsanız, bence ayırt edebiliriz. Bir de işin popüler olma ve gişe yapma yönü var tabii. Her ne kadar kadın anlatılmaya çalışılsa da gişeden para kazanma ve seyirci çekme gibi kaygılar da var. Dolayısıyla ister istemez klişelere ve seyirciyi çekecek atraksiyonlara başvuruluyor. Hiç yoktan iyidir deyip klişelere sığınmak mı lazım yoksa her işin aslını mı yapmak lazım orası tartışılır. Bir de tabii kadınlar kendilerini anlatan filmleri mi tercih ederler yoksa aşk filmlerine devam mı konusu var ki tartış tartış bitmez!
Gülhan Akıncı İnanç